Çağrı
  Français

00:06:48
24 mai 2019
vendredi

download-pdf International Herald Tribune
May 20, 2008

Le Monde
21 mai 2008

Frankfurter Allegemeine
26 Mai 2008

New York Times
June 4, 2008

Taraf
5 Haziran 2008

APPEL
10 décembre 2004
«Que veulent les Kurdes en Turquie ? »


Institut


 

Dans la presse

Erdoğmuş'tan Kürt Sorununa Muhatapsız Çözüm Önerisi

Yeni Aktüel


29 Mayıs 2008 Perşembe | Sayı: 151

International Herald Tribune ve Le Monde gazetelerinde 19 Mayıs'ta yayımlanan ve Paris Kürt Enstitüsü tarafından kaleme alınan "Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Çağrısı" Leyla Zana, Ahmet Türk, Şerafettin Elçi ve Sertaç Bucak'ın da yer aldığı 1000 Kürt aydınının imzasını taşıyordu. Medyada pek yer bulmayan çağrıda Kürtlerin Türkiye'de kendi kimlikleriyle yaşamak istedikleri vurgulanıyor, Kürt sorununun çözümü için Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, eski İngiltere Başbakanı Blair, eski İspanya Başbakanı Gonzalez ve eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari'nin arabulucu olması isteniyordu. Metni imzalamayan eski ANAP Genel Başkan Yardımcısı Abdülbaki Erdoğmuş'a göre Türklerin de, Kürtlerin de en çok adalete ihtiyacı var!
 
- Türkiye'de Kürt sorununa barışçıl çözüm çağrısı" başlıklı ilanı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tür çağrılar geçmişte de zaman zaman yapılmıştır. Ancak bu kadar çok sayıda aydın, siyasetçi ve yazar ilk defa böyle bir çağrıyı imzalamış bulunuyor. Çağrının muhatabı da, içeriği de tartışılabilir; ancak hiçbir ülkenin temel sorunu, artık tek başına o ülkenin bir iç ve milli sorunu olarak kabul edilemez. Her ülkenin sorunu aynı zamanda uluslararası bir sorun demektir. Kürt meselesi gibi önemli ve 100 yılı aşan bir zamandır süren sorunun bir ülkeye, bir bölgeye indirgenmesi de doğru değil. Hele Türkiye gibi Avrupa Birliği'ne tam üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülkenin Kürt meselesi gibi uluslararası boyutları olan bir sorunu iç meselesi olarak görmesi ya da yok sayması artık mümkün değil. Dolayısıyla bu bildiri tartışılmalı ve ciddiye alınmalı. Çağrı metninin medyamızda yeterince yer almaması medyamızın bir ayıbı. Elbette tartışılmalı, eleştirilmeli, ancak yok farz edilerek imza atanlar peşinen mahkûm edilmemelidir.

- Çağrıda Kürt sorununun sadece bir Türkiye sorunu olmayıp; bir Ortadoğu, bir Avrupa ve insanlık sorunu olduğu tespitinden yola çıkılmış.

Bugün bölgemizde yaşanan olayların odağında Kürtler ve Kürt sorunu var. Irak'ta olup bitenleri izliyoruz. ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesinde Kürtler'in aktif rol aldıklarını da biliyoruz. ABD için Kürtler önemli bir partner ve ortak olarak görülmektedir. Bu durum bölge ülkelerini rahatsız etmektedir. Ancak ABD bugün Kürtler'le değil, daha önce de bölgedeydi. Konjonktür ve koşullar Kürtler'in lehine gelişmektedir. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Artık Kürt sorunu sadece bölgenin, yani İran, Irak ve Türkiye'nin sorunu değil, küresel güçlerin de sorunu. Bölge devletleri bu sorunu yok saydıkları için uluslararası sorun haline gelmiştir. Müdahale edenlerden önce kendimize, bölgemize ve Kürtler'in yaklaşık 100 yıldır yaşadıkları mahrumiyet, mağduriyet ve mazlumiyete bakmamız gerekir. Kürtler bu coğrafyada, bu ülkelerde dışlanmışlardır, kimlikleri inkâr edilmiştir. Türkiye'de ise 1924 Anayasası ile varlıklarına bile son verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye'de de, bu coğrafyada da bir sorun vardır; çözülemezse daha ciddi müdahalelere meydan verilebilir. Özellikle Türkiye'nin bu sorunu kabullenmesi ve buna göre bir politika geliştirmesi gerekir.

- İlanda "Anayasa taslağında, vatandaşlık tanımının soy esasına göre tanımlanmaması, Kürt halkının varlığının kabulü, kendi dillerinde resmi eğitim-öğretim görebilmeleri ve kamusal alanda dillerini kullanma, medya kurma ve işletme, dernek, kurum ve parti kurma, kültürlerini geliştirme, siyasal istemlerini özgürce ifade ve savunma haklarının güvence altına alınması" gibi talepler de var.

Bu taleplerin hepsi Kürtler'in doğal haklarıdır. Bu coğrafyada Türkler, Araplar, Farslar ne kadar hak sahibiyse Kürtler de o kadar hak sahibidir. Kürtlerin kendi kimlikleriyle Kürt olarak yaşama, dillerini özgürce kullanma taleplerini yadırgamak vicdani olmadığı kadar insani de değildir. Bir hakkın gasp edilmesi o hakkın olmadığı anlamına gelmez. İnkâr ve asimilasyon politikaları tutmamıştır. Ancak ısrar ve inatla geleneksel politikalar sürdürülmek istenmektedir. Bu durum, vatandaşlarımızı giderek aidiyet noktasında ayrıştırmakta ve sorunların parçası, tarafı olmaya zorlamaktadır. Toplumsal gerilim ve kutuplaşmaya zemin hazırlanmaktadır. Etnik milliyetçilik geniş kitlelere yayılarak ırkçılığa dönüşmüş ve toplum militarize edilmiştir. Bu tehlikeyi görmek durumundayız. Bununla sorunlarımız örtülmek istenmekte ve ötelenmektedir. Kürt talepleri de bu anlayışla değerlendirilmekte, en masum talepler bile baskılanmaktadır. Tek partili dönemden günümüze kadar devlet, aralıksız olarak toplumun dini hayatıyla mücadele etmiş, belli aralıklarla da yaklaşık 50 yıl Kürtler'e fiili olarak şiddet uygulamıştır. Sistemini ve politikalarını vatandaşıyla mücadele etmek üzere inşa eden bir siyasal sistemin barış dilini geliştirmesi mümkün mü? Türkiye geleneksel politikalarından vazgeçmeli ve öncelikle Kürt sorunuyla yüzleşmelidir. Bunun için de Kürtler'in siyasal istemlerine cevap verecek adımları atmalıdır. Sivil anayasa bir fırsat ve çözüm yolu olabilir. Örneğin, Türklük üst kimliğini tanımlayan Anayasa'nın 66. maddesi, yeni hazırlanacak sivil bir anayasada "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür" ifadesi yerine, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan Türkler, Kürtler ve diğer etnik ve inanç gruplarının hepsi aynı milletin unsurlarıdır" şeklinde yeniden düzenlenmelidir. Böyle bir düzenleme Kürtler'in taleplerini de karşılayacaktır.

Kürtler de demokratik sisteme dahil edilmeli

- Çağrıdaki talepler sizce gerçekçi mi?

Kürtler'in hak taleplerini destekliyorum ancak yöntemi ve araçları konusunda farklı düşünüyorum. Ben adalet devletini savunuyorum. Türkiye'nin bütünlüğü korunarak ancak her türlü etnik ve ayrımcı anlayış ve uygulamalara son verecek bir devlet modelinin gereğine inanıyorum. Çağrıda yer alan talepler de bu çerçevede değerlendirilmeli. Farklı yaklaşımları da anlayış ve hoşgörüyle karşılıyorum, yeter ki terazimiz adalet olsun. Kürtler'in de, Türkler'in de adalete ihtiyacı var. Devlet egemenliğini kullanan güçler bence adalete direniyor. PKK de adalet aramıyor, iktidar arıyor. Kürt talepleri bu iki egemen anlayıştan uzak olduğu ölçüde gerçekçi ve haklı sayılır. Ben de tereddütsüz haktan yanayım. Bu talepleri yeterli bile bulmuyorum. Kürtler'in talepleriyle Türkler'in taleplerinin aynı ölçüde ve adil bir şekilde düzenlenmesini istiyorum. Çünkü bu ülkede federatif bir yapı, otonomi, özerklik gibi birtakım hakların demokrasi içerisinde karşılığı olsa da Türkiye toplumunu ayrıştıracağını ve uzun vadede bütünlüğümüzü bozacağını düşünüyorum. Bunun için sistemin yeniden yapılanmasını ve adalet temelinde eğitim dahil, her alanda Kürtler'in de demokratik sisteme dahil edilmelerini savunuyorum. Dolayısıyla bunun için arabuluculuk gerekmiyor. Çünkü Türkiye'de Kürt meselesi devletin yarattığı bir sorundur. Dolayısıyla sorunun muhatabı da yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Türkiye, Kürt sorunuyla yüzleşerek bu sorunu çözerken bu bölgede Kürtler'le birlikte yeni bir proje de ortaya koymalıdır; muhtemelen Irak'ta kurulacak bir Kürdistan'ı da içine alacak Türkiye, Irak, Suriye ile bir siyasal birliktelik, bir ekonomik ve güvenlik işbirliği kurmalıdır.

- Çağrıda koruculuğun tasfiyesi ve boşaltılan 3400 yerleşim biriminin yeniden inşası gibi talepler de yer alıyor.
Yıllardır istenen şeyler. Demokrasi ve hukuk devletiyle bağdaşmayan bir devlet uygulaması söz konusu. Aslında modern devlet anlayışıyla da çelişen bir sistemdir koruculuk. Kürtler, bir yandan koruculuk ve itirafçılık sistemiyle aşağılanırken diğer yönüyle de terörle aşağılanmaktadır. PKK'nın salt bir terör örgütü olmasa da terör eylemleriyle Kürtler'i aşağıladığına inanıyorum. Kürtler bugün bir onur mücadelesi ve sivil duruş sergilemek durumundadır. Bu onurlu duruşun en önemli ölçüsü, devletin antidemokratik ve hukuk dışı uygulamalarına karşı çıkarken, diğer taraftan PKK dahil, kimden gelirse gelsin teröre karşı bir duruş sergilemektir. Gerçek aydının görevi hakikati aramak ve gerektiğinde yüksek sesle haykırmaktır. Kürt aydınlarının önümüzdeki süreçte mutlaka böyle bir yöntem geliştireceklerine inanıyorum. Resmi ideolojinin ya da örgütün arkasına sığınarak, dolaylı dolaysız taraf olarak sergilenecek bir duruşu, "aydın duruşu" olarak tanımlamak gerçekçi değildir. Burada taraf olmak, sorunun bir parçası olmak sorunu çözümsüz hale de getiriyor. Maalesef Kürt haklarıyla ilgili siyasetçilerin, aydınların bir bölümü sorunun tarafı olarak durmaktadır. Türk aydınları ve siyasetçilerinin bir kesiminin de resmi ideolojinin tarafı olarak durduklarını görüyoruz. Bu iki kesimin de yaklaşım tarzında problem var.

PKK himaye edenlerin baskısıyla silah bırakır

- Çağrıda PKK'nın silah bırakması, sınırsız bir genel af çıkarılması koşuluna bağlanmış. Sınırsız bir genel af için öncelikle PKK'nın silah bırakması daha gerçekçi bir talep olmaz mıydı?

PKK'ye kimin silah bıraktıracağı çok da tartışılmaması gereken bir konu. Aydınların, siyasetçilerin çağrısıyla PKK'nin silah bırakmayacağını biliyoruz. Bugün PKK uluslararası desteğini kimden alıyorsa, kimin himayesinde ve korumasındaysa silahı bırakmak ancak onların çağrısıyla veya baskısıyla mümkün olur. Bize düşen savaşa, çatışmaya, şiddete karşı bir duruş sergilemek. Nereden ve kimden gelirse gelsin. Elbette şiddetsiz ve çatışmasız bir ortam istiyoruz. Silahların susması gerekli ama bunun için bir arabulucu, bir muhatap aramak sorunun çözümünü zorlaştıran girişimler. Şahsen sorunun kaynağı olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin sistemini görüyorum. Çözüm adresi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Sorunu yaratan devlet, sorunu çözmek zorundadır. PKK sorununun çözümüne gelince; Kürt sorunundan ayırt edilmeden atılacak reform adımlarıyla birlikte koşulsuz siyasal genel af çıkarılmalıdır. Bugüne kadar itirafçılık veya koşullu af uygulamalarının sonuç vermediği ortada. Ayrıca itirafçılık bir aşağılama yöntemidir. Af ise, insanın topluma kazandırılması ve toplumla birlikte onurlu yaşamı sağlayan bir müessesedir.

- PKK'nın kimden veya kimlerden uluslararası destek aldığını, himaye gördüğünü ve korunduğunu düşünüyorsunuz?
Daha önce Avrupa ülkeleri tarafından açıkça desteklendiği bilinmekte. Kuşkusuz Avrupa ülkelerinin desteği örgütün Türkiye'ye karşı başlattığı kanlı eylemlerinden değil, etnik talepleri nedeniyledir. Örgüt bağımsızlık hedeflerinden vazgeçtiği andan itibaren Avrupa ülkeleri nezdinde meşruiyetini kaybetmiş ve örgütü artık terör örgütü olarak tescil etmişlerdir. Çünkü etnik taleplerin şiddet üzerinden bile olsa uluslararası meşruiyeti vardır. Örgütün hedef değiştirerek talepleri ve çözümü demokratik cumhuriyet ve üniter devlet yapısında görmesi, Avrupa'nın örgüte olan desteğinin kesilmesine ya da azalmasına neden olmuştur. Türkiye eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Avrupa nezdinde zaten üniter, demokratik bir cumhuriyettir. Silahlı mücadele yöntemiyle demokrasinin gelişmesi mümkün müdür? ABD için durum farklıdır. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi değerlerin tümü, ABD için işgal ve sömürü araçlarına dönüşmüştür. Operasyonlardan önce ABD'nin örgüte destek verdiğini devlet yetkilileri de seslendirmekten geri durmamıştır. Ayrıca Türkiye içerisinde küresel güçlerle işbirliği içinde olan bazı derin güçlerin de PKK'yi kolladıklarını ve üzerinden büyük rantlar sağladığını düşünüyorum.

- Dışişleri Bakanlığı'nın ilanın altına imza atan Kürt aydınlarını "Türkiye'de meşru ve yasal zeminde demokratik faaliyetler yürütmek yerine terörist söylem ve taktikleri tercih eden marjinal bir grup" olarak tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasını doğru bulmadığım gibi, açıklamanın isimlere bakılmadan alışılagelmiş klişe cümlelerle ve telaşla yayınlatıldığını düşünüyorum. Bir gerçekliği de yoktur. Ben ülke bütünlüğü konusunda kaygılı değilim. Elbette bazı marjinal gruplar ayrı bir devlet isteyebilir. Şiddete başvurmadıkça demokrasilerde doğaldır, bunun tartışılmasının bir sakıncası da yoktur. Demokrasi kendisini koruma dinamizmine sahiptir. Çağrıya kimin imza attığı çok önemli değil. Kim olursa olsun önemli olan çağrı metni ve içeriğidir. Birçok insan zaten sivil kitle örgütlerinin üyesidir. En başta parlamentoda grubu bulunan bir partinin üyeleri vardır. Bunları sivil siyasetçi olarak görmeyeceksiniz de kimi göreceksiniz? Sendika yöneticileri, Sayın Şerafettin Elçi ve Sayın Sertaç Bucak gibi legal siyasi partilerin genel başkanları var. Bunlar sivil kitle örgütleri değil mi? Dolayısıyla bunları marjinal olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum.

Devletin muhatabı devletin kendisidir

- Çağrıda PKK'nın eleştirilmediği, çağrının genel havasında bir muhatap, bir taraf olarak PKK'nın kendini belli ettiği ve bunların yanlış olduğu eleştirisi yapılıyor.

PKK sorunun bir tarafıdır; istesek de, istemesek de gerçek budur. Şiddet yöntemiyle PKK ile mücadele ederek sorunun bertaraf edilmesi düşünülüyorsa PKK dışında muhatap yoktur. Önemli olan devletin, siyasal iktidarın buna karar vermesidir. Türkiye muhatapsız çözmek istiyorsa sorunu masaya yatırmalı ve muhatap aramadan çözmelidir. Devletin muhatabı devletin kendisidir. Sorunun tartışılacağı ve çözüm bulacağı tek adres TBMM'dir.

- Muhatapların ortaya çıkması Türkiye açısından ne gibi sorunlar doğurur?

Muhatabın ortaya çıkması yeni sorunlar ve küresel güçlerin inisiyatifi demektir. Böl ve yönet politikaları devam etmektedir. Bir federasyon ya da konfederasyon talebi gelişecektir, belki de bölgede birleşik Kürdistan talebine dönüşecektir. Sorunun boyutlarını şimdiden tahmin etmek çok kolay değil ama tahminlerden çok uzak da değil. Irak'ta bir Kürt devleti gerçekçi, belki de gereklidir. Ancak Türkiye'nin koşulları farklıdır, ayrışmaya uygun değildir. Ayrışma ayrımcılık kadar tehlikelidir. Enerjimizi ayrışma ve bölünmeler yerine bütünleşmek için harcamalıyız. Bunun birikimi ve tarihsel tecrübesi fazlasıyla vardır. Türkiye tarihsel misyon üstlenmelidir. Geleneksel devlet politikaları iflas etmiştir. Etnik ulus yapısı çökmüş, sürdürülemez hale gelmiştir. Türkiye'nin bir demokrasi, bir hukuk devleti projesine ihtiyacı vardır ve Kürtler mutlaka bu projeye dahil edilmelidir. Aksi halde Türkiye bir Kürdistan dayatmasıyla da karşı karşıya gelebilir. Türkiye hem kendi Kürtleri'nin haklarını engellemektedir, hem yanı başındaki Kuzey Irak'ta oluşan bir yapıya da müdahale etmektedir. Bunu nereye kadar sürdürecektir?

Yeni Aktüel Erdoğmuş'tan Kürt Sorununa Muhatapsız Çözüm Önerisi